ANKARA - BHA 

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, "Altay'dan Anadolu'ya Bitikler" başlıklı gezi yazısı dizisinin ikinci bölümünde, Rusya'nın Sibirya bölgesindeki Novosibirsk'te edindiği izlenimleri paylaştı.

Aras yazısında şu ifadelere yer verdi: 

"ALTAY'DAN ANADOLU'YA BİTİKLER II-TAYGANIN BAĞRINDA GÜVEN SINAVI: NOVOSİBİRSK

Bilmem kaçıncı gelişimdi buraya. Uçaktan inip gece saatlerinde Novosibirsk'in merkezine ayak bastığımda, dondurucu bir ayaz yerine temmuz ayının serin ama yumuşak nefesi karşıladı beni. Gün ışığının geç çekildiği Sibirya yazında, tayga ormanlarının karanlığı şehrin kıyılarına usulca yaklaşırken Novosibirsk, sarı sokak lambalarıyla aydınlanan geniş bulvarları ve ışıl ışıl meydanlarıyla gecenin içinde parlayan dev bir mühendislik eseri olarak uzanıyordu. Moskova'nın yaklaşık 3.300 kilometre doğusunda, Batı Sibirya Ovası'nın güneydoğusunda yer alan bu genç metropol, bana yalnızca büyük bir Sibirya şehrini değil, modern dünyanın giderek unuttuğu bir değeri de gösterecekti: Güveni...

Ertesi sabah Altay Dağları'na uçağımız vardı. Önümüzdeki birkaç saatlik kısa zamanı Sibirya'nın kalbinin attığı şehirlerden birine ayırmaya karar verdik. Tolmaçevo Havalimanı'nın kapısından çıkar çıkmaz bizi karşılayan kozmopolit atmosfer, gurbeti bir anda sılaya çevirdi. Havalimanında çalışanların ve taksicilerin çoğu Özbek, Kazak ve Kırgız Türkleriydi. Onlarla kendi dillerinde, ortak köklerimizin o tanıdık sözcükleriyle iletişim kurmaktan hem onlar hem de ben memnundum. Kaldığımız yerden devam ediyorduk. Aynı kökten beslenen dillerin sıcaklığı, yabancılık duygusunu daha ilk anda silmeye başlamıştı.

Şehir merkezinde bizi bekleyen arkadaşımızla buluşmak üzere Özbek Türkü bir taksiciyle konuştum. Sözcükler köprü oldu, gönüller birleşti, yola koyulduk. Bizi kentin buluşma noktası olan Lenin Meydanı’na götüreceklerdi. Yol boyu uzanan o yalancı karanlıkta, Türk’ün hesapsız, köklü konukseverliği usulca fısıldadı gönlüme. Elimizde ağır çantalarla yorulmamızı, sınırlı vaktimizi yüklerle heba etmemizi istemediler. Çantaları arabanın bagajına bırakmamızı, saat dörde doğru gelip bizi tam bıraktıkları noktadan alarak havalimanına yetiştireceklerini söylediler. Gözlerindeki o yalın dürüstlükle, kendilerine güven duymamız için ekmek tekneleri olan cep telefonlarını çekinmeden elimize tutuşturdular. Emanete karşılık bir emanet... Çantaları bagajda bırakıp, ruhumuzda gurbetin ortasında yeşeren o muazzam güven duygusuyla indik araçlardan. İşte Novosibirsk'i benim için unutulmaz kılan tam da bu andı.

Önümüzde yalnızca birkaç saat vardı. Bu yüzden adımlarımı hızlandırıp şehrin geniş caddelerine karıştım. İlk bakışta bile Novosibirsk'in Rusya'nın diğer büyük şehirlerinden farklı bir hikâyeye sahip olduğu hissediliyordu. Çünkü burası, yüzyılların içinde büyüyen kadim şehirlerden biri değil; demiryolunun doğurduğu genç bir medeniyetti. Yaklaşık yetmiş yıl içinde bir milyon nüfusa ulaşarak dünyada bunu en kısa sürede başaran şehirlerden biri olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmişti. Bugün yaklaşık 1,6 milyonluk nüfusuyla Moskova ve St. Petersburg'un ardından Rusya'nın üçüncü büyük şehridir. Bu olağanüstü büyüme nedeniyle "Sibirya'nın Şikagosu" unvanının sahibidir.

Şehrin hikâyesi, 1893 yılında Trans-Sibirya Demiryolu'nun Ob Nehri üzerine kuracağı köprünün inşasıyla başlar. Önce birkaç küçük yapı, ardından istasyon binaları, atölyeler... Demiryolunun taşıdığı insanlar, ticaret ve umutlar kısa sürede küçük yerleşimi canlı bir şehre dönüştürür. Hem Çar İkinci Nikolay’ın hem de Aziz Nikolay’ın onuruna "Yeni Nikolay" anlamına gelen Novonikolayevsk adıyla anılan bu şehir, 1926 yılında "Yeni Sibirya" demek olan Novosibirsk kimliğine bürünür. O günden sonra şehir hem demiryollarının hem de bütün Sibirya'nın kaderini değiştiren merkezlerden biri olur. Kurulan sanayi tesisleri, laboratuvarlar ve üretim merkezleri Novosibirsk'i güçlü bir sanayi kenti olmanın ötesinde Rusya'nın en önemli bilim merkezlerinden biri hâline getirir. Bu bilim kimliğinin en önemli simgesi ise Akademgorodok'tur. Görme fırsatı bulamasam da Novosibirsk'in sokaklarında dolaşırken hissedilen bilim ve eğitim atmosferinin köklerinin büyük ölçüde burada yeşerdiğini düşünmeden edemiyorum.

Şehrin simgelerinden biri olan ve halk arasında "Ob Denizi" diye anılan dev alanın eşliğinde kendimi Lenin Meydanı'na ulaşmış buluyorum. Novosibirsk'in en görkemli yapısı olan Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu, devasa kubbesi ve anıtsal mimarisiyle bölgenin kültür ortalığıydı. Rivayetlere göre olağanüstü hafızası ve hipnoz gösterileriyle tanınan Wolf Messing de bir dönem bu sahnede izleyici karşısına çıkmıştı. Uzun bir örgüye sahip bu hikâyenin ne kadarı gerçektir bilinmez; fakat gecenin sessizliğinde binaya bakarken bunun mümkün olabileceğine inanmak zorunda kalıyorsunuz.

Aleksandr Nevski Katedrali gecenin içinden beliriyor. Neo-Bizans mimarisinin zarif örneklerinden biri olan yapının kubbelerine vuran ışık, gecenin karanlığını delerek gökyüzüne yükseliyor. Sokaklar dikkat çekici ölçüde temiz. Tam o sırada bir yol yıkama aracı ağır ağır önümden geçiyor. Tazyikli su asfaltın üzerine yayılırken yükselen o tanıdık koku, beni bir anda çocukluğuma götürüyor. Yaz akşamlarında mahallemizde yolların sulandığı günleri hatırlıyorum. Binlerce kilometre ötede, Sibirya'nın ortasında karşıma çıkan bu küçük ayrıntı, hatıraların coğrafya tanımadığını bir kez daha gösteriyor.

Birçok şehir nehirlerin kıyısına kurulmuştur. Bazı şehirleri ise nehirler doğurmuştur. Novosibirsk, işte onlardan biridir. Trans-Sibirya Demiryolu'nun köprüsü Ob Nehri üzerine kurulmasaydı, belki de bugün bu dev şehir hiç var olmayacaktı. Kuruluşundan sanayisine, ticaretinden bilim dünyasına kadar Novosibirsk'in bütün gelişimi bir bakıma bu büyük nehrin etrafında şekillenmişti. Dingin görünüşünün altında, Sibirya'nın hayat damarlarından biri akıyordu.

Nehir üzerinde uzanan yaklaşık 2.145 metre uzunluğundaki kapalı metro köprüsü gecenin içinde çelikten bir yay gibi uzanıyor. Dünyanın en uzun kapalı metro köprülerinden biri kabul edilen bu yapı, yalnızca şehrin iki yakasını değil, geçmiş ile geleceği de birbirine bağlıyor sanki. Henüz üzerinden bir tren geçmese de raylardan yükselecek metalik uğultuyu zihnimde duyabiliyordum. Köprünün altında ağır ağır akan Ob'u seyrederken zamanın da su gibi aktığını hissediyorum. Sibirya'nın sert iklimine, savaşlarına, göçlerine ve değişen rejimlerine sessizce tanıklık eden bu nehir, insan ömründen çok daha uzun bir birikimi taşıyor.

Novosibirsk, demiryoluyla büyüyen genç bir şehir olmasının yanında, farklı halkların, kültürlerin ve dillerin kesiştiği büyük bir kavşak. Rusların yanı sıra Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar ve daha nice topluluk bu şehrin gündelik hayatına kendi rengini katıyor. Sibirya denildiğinde çoğu insanın zihnimizde yalnızca kar, buz ve sürgün hikâyeleri canlanır. Oysa bu uçsuz bucaksız coğrafya, Ruslarla birlikte; Sahaların, Tuvaların, Altayların, Hakasların, Şorların, Teleütlerin ve daha birçok Türk halkının da yurdudur. Ural Dağları'ndan Pasifik kıyılarına kadar uzanan bu engin coğrafya, yüzyıllardır farklı kültürleri aynı gökyüzünün altında buluşturmuştur. Sert iklim şartlarına rağmen dillerini, destanlarını, ezgilerini ve geleneklerini yaşatmayı başaran bu topluluklar, Sibirya'nın gerçek ruhunu oluşturmaktadır. Belki de bu yüzden kendimi burada hiç yabancı hissedemedim.

Saatime baktığımda havalimanına dönme vakti gelmişti. Lenin Meydanı'na doğru yürürken birkaç saat önce ayrıldığımız noktaya ulaştım. Verilen söz tutulmuştu. Sabaha karşı tam konuştuğumuz saatte geldiler. Ne telefon açmak zorunda kaldık ne de birbirimizi aradık. Sessizce bagaj kapağı açıldı. Çantalarımız olduğu yerde duruyordu. Candan bir teşekkür… Sıcak bir tebessüm… Hepsi buydu. Bu, yaşanarak öğrenilen bir duyguydu. Bir Sibirya gecesinde kardeş bir elin uzattığı telefon, biz olmanın, biriz demenin en saf senedi olarak belleğime kazınmıştı.
Bu topraklardan uzaklaşmadan önce, Omsk, Barnaul, İrkutsk, Tümen, Ulan-Üde, Yakutsk ve Kızıl gibi Sibirya’nın diğer merkezlerini düşünüyorum. Düşüm; en çok da Asya’nın merkezi Kızıl’da takılı kalıyor. Yanı başımda ama dokunamadığım nazlı Ene-Say (Yenisey).

Gece saatlerinde yaptığım bu hızlı turda gördüğüm her şey; doğanın genişliğine karşı insan aklının, çeliğin, elektriğin ve betonun kurduğu görkemli bir medeniyet meydan okumasına dönüşüyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen akademik, sosyal, kültürel bu deneyimin ardından Novosibirsk; beni uğurlayıp yolun gerçek hedefine, ulu ruhların tepelerinin,  karlı dağların zirvelerinin beklediği Altaylar'a ulaştırmaya hazırlanıyor…"